Dört genç adam kırsal kesime giderler ve iki saygıdeğer kadınla tanışırlar. Hepsi birbirlerinden farklıdırlar ama aralarında ölçülü bir cinsel kimya gelişir. Sonunda erkekler geri dönmek üzere yola çıktıklarında kadınlardan birinin hayatı, hayatın sunabilecekleri konusundaki uyanışla sonsuza dek değişir. Adamlar artık asla eskisi gibi olamayacaklar, kırsal kesim insanları hakkındaki görüşleri gelişecek, şehirli kibirlilikleri ebediyen ezilecektir.
Şiirsel bir dinginlik ve büyüleyiciliğe sahip Days and Nights in the Forest insam anlama üzerine bir ilahi, duyguların şarkısı, sinematik bir cevher. Ray'in filmlerinde bir ihtişam vardır ve bize lirik bir miras bırakmıştır.
Sinema Sohbeti
24 Eylül 2011 Cumartesi
Kasımda Aşk Başkadır
Yönetmen: Robert Ellis Miller Senaryo: Herman Raucher
Oyuncular: Sandy Dennis (Sara Deever), Anthony Newley (Charlie Blake), Theodore Bikel (Alonzo).
Filmin Konusu: Tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktan muzdarip Sara Deever, evine her ay bir adam almaktadır. Adamları dikkatle seçer ve özellikle güvenilmez, duygusal özürlü olanları tercih eder ki sonunda rahatça gönderebilsin. Ama Kasım ayı gelir ve Charlie Blake'i ona getirir; birbirlerine aşık olurlar. Charlie sevdiğinin ölmekte olduğunu öğrendiği için kısa ve buruk bir ilişkidir bu.
Çekici ve karşı konulamaz Sweet November bir görenin bir daha unutamayacağı bir film. Gerçi artık nadiren görülebili-yor. Yakınlarda Keanu Reeves ve Charlize Theron'la yeniden çevrimi yapıldı ve sonuç felaket oldu. Orijinal film iyi yöneıimi ve oyuncular arasındaki kimya nedeniyle mükemmeldi. Dennis, çılgın ama sevgi dolu Sara rolünde son derece inandıncıyken, tüm İngiliz oyuncular içinde en yetenekli ve en çekicilerinden biri olan Newley, Charlie rolünde bütün geçmiş başarılarının üzerine çıkıyordu. Film bir kült ve görmüş olanların favori filmlerinden biri haline geldi.
En son Channel 5'de izlenmişti ama şimdi kaybolmuş gibi görünüyor. Video şirketleri gerçekten bu filmi yeniden dirilt-meli ve iyi bir hikaye ile muhteşem oyunculuk ihtiyacmı tatmin etmeliler. Muazzam biçimde hatırlanmaya değer.
Sandy Dennis: Who's Afraid ofVirginia Woolf? (Kim Korkar Hain Kurttan?) filmindeki rolüyle En İyi Yardımcı Kadm Oyuncu ödülünü kazanan Sandy Dennis, kendini mesleğin zirvesindeki isimlerin yanına taşıyan bir dram ve komedi oyuncusuydu. Jack Lemmon'la oynadıkları The Out of Towners'da komedi yeteneği, Robert Altman'm Come Back to the Five and Dime, Jimmy Dean, Jimmy Dean adh filminde dramatik yetenekleri öne çıkar.
Oyuncular: Sandy Dennis (Sara Deever), Anthony Newley (Charlie Blake), Theodore Bikel (Alonzo).
Filmin Konusu: Tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktan muzdarip Sara Deever, evine her ay bir adam almaktadır. Adamları dikkatle seçer ve özellikle güvenilmez, duygusal özürlü olanları tercih eder ki sonunda rahatça gönderebilsin. Ama Kasım ayı gelir ve Charlie Blake'i ona getirir; birbirlerine aşık olurlar. Charlie sevdiğinin ölmekte olduğunu öğrendiği için kısa ve buruk bir ilişkidir bu.
Çekici ve karşı konulamaz Sweet November bir görenin bir daha unutamayacağı bir film. Gerçi artık nadiren görülebili-yor. Yakınlarda Keanu Reeves ve Charlize Theron'la yeniden çevrimi yapıldı ve sonuç felaket oldu. Orijinal film iyi yöneıimi ve oyuncular arasındaki kimya nedeniyle mükemmeldi. Dennis, çılgın ama sevgi dolu Sara rolünde son derece inandıncıyken, tüm İngiliz oyuncular içinde en yetenekli ve en çekicilerinden biri olan Newley, Charlie rolünde bütün geçmiş başarılarının üzerine çıkıyordu. Film bir kült ve görmüş olanların favori filmlerinden biri haline geldi.
En son Channel 5'de izlenmişti ama şimdi kaybolmuş gibi görünüyor. Video şirketleri gerçekten bu filmi yeniden dirilt-meli ve iyi bir hikaye ile muhteşem oyunculuk ihtiyacmı tatmin etmeliler. Muazzam biçimde hatırlanmaya değer.
Sandy Dennis: Who's Afraid ofVirginia Woolf? (Kim Korkar Hain Kurttan?) filmindeki rolüyle En İyi Yardımcı Kadm Oyuncu ödülünü kazanan Sandy Dennis, kendini mesleğin zirvesindeki isimlerin yanına taşıyan bir dram ve komedi oyuncusuydu. Jack Lemmon'la oynadıkları The Out of Towners'da komedi yeteneği, Robert Altman'm Come Back to the Five and Dime, Jimmy Dean, Jimmy Dean adh filminde dramatik yetenekleri öne çıkar.
22 Eylül 2011 Perşembe
Asaya Klyachina'nın Hikayesi
The Story of Asaya Klyachina
Yönetmen: Andrei KonchalovskySenaryo: Yuri Klepikov
Oyuncular: Iya Savvina (Asaya Klyachkina)
Filmin Konusu: Asaya Klyachina (Savvina) çingenelerle birlikte dans ederek Rusya'yı dolaşan bir dansçıdır ve sadece yeteneğiyle hayatta kalmaya çalışmaktadır. Yaşamında ve aşklarında tutkuludur. Kaderini, eğlenmesini, kederini seçer ve mutluluğu bulur, geçici olması önemli değildir.
1988 Berlin Film Festivali'nin galibi film, yönetmenin A Nest of Gentlefolk filminden üç yü önce çekilmesine rağmen ikincisinin bütün karakteristliklerini taşıyarak izleyenlere bir göz ziyafeti yaşatır. The Story of Asaya Klyachina kelimenin tam anlamıyla bir klasik.
Bu filmin karşı karşıya olduğu kayıtsızlıktan kurtulması için tek umut Tartan ya da Criterion gibi sanat sineması video şirketlerinin DVD'sini çıkartması.
Andrei Konchalovsky: Yönetmenlikten önce Andrei Tarkovsky için senaryo yazarı olarak çalıştı. A Nest of Gentlefolk'taki muhteşem karakter çalışması ve görsel tatla Batının ilgisini çekti. Runaway Train filminde yönettiği Jon Voight tarafından Amerika'ya gitmesi için yüreklendirildi. Konchalovsky, Rus filmleriyle isim yaptı; çalışmalarını içeren bir retrospektif gösterisi için geç bile kalındı.
21 Eylül 2011 Çarşamba
Sammy Going South 1963
Yönetmen: Alexander Mackendrick
Senaryo: Denis Canan, WH Canavvay (Hikaye).
Oyuncular: Edward G Robinson (Cocky Wainwright), Fergus McClelland (Sammy)
Filmin Konusu: Sammy (McClelland), Mısır'da bir hava baskını sırasında kimsesiz kalmış bir çocuktur ve bir ailenin yanına evlatlık verilir. Mutsuzdur, Güney Afrika'da yaşayan bir teyzesi olduğunu öğrenir ve yanında yönünü bulmak için sadece oyuncak bir pusula olduğu halde yola koyulur. Uzun yolculuk tehlikeli, karşılaştığı insanlar tekinsizdir: onu kaçırmak isteyen bir Suriyeli, Amerikalı zengin bir turist ve Cocky Wainwright (Robinson) adlı yaşlı bir elmas kaçakçısı. Cocky Wainwright yakalanana kadar çocuğa akıl hocalığı eder.
Filmin bir kısmı, özellikle Suriyeli ile çocuk arasında geçen eğlenceli bölüm, filmin ilk sinema gösteriminde önce kesilmişti. Ekipten iki kişinin yılan ısırığıyla ölmesi ve Edward G. Robinson'un kalp krizi geçirmesi gibi sorunlarla da boğuşan film yine de coşkulu bir takdir kazandı.
Birkaç yıl önce Channel 4'de gösterilmişti ama hala DVD ya da VHS olarak mevcut değil.
Alexander Mackendrick: Bir balıkçı kasabasıyla ilgili The Magpie adında küçük bir film çıkarıp, sadece birkaç yıl sonra güçlü dram filmi Sweet Smell of Success'de Burt Lancaster ve Tony Curtis'i yöneten bir yönetmen. Ne gariptir ki Sweet Smell ofSuccess ilk gösteriminde bir gişe ve eleştiri felaketi yaşamış olsa da, dedikoducu köşe yazarları üzerine bir hikayeyi anlatan film o zamandan beri Mackendrick'in yönettiği en iyi film olarak bilinir. Ealing komedilerini yazıp yöneterek sine-maya giren Mackendrick'in ilk filmi Whisky Galore'dir. Daha sonra The Man in the White Suit filminde Alec Guinness'i yönetti. Bazı filmleri pek iyi olmasa da hoş bir film olan Sammy Going South, genç oyuncusu Fergus McClelland ve Macken-drick'in çocukları yönetmedeki hüneri sayesinde bir istisnadır. Daha önce de Mandy filminde bir sağır dilsizi oynayan genç oyuncu Mandy Miller'i yönetmişti. Çocuklarla çahşmamaktan söz eden eski sinema deyişini silen Mackendrick şunu savunuyordu: 'Çocuklar genellikle yetişkinlerden daha iyi oyunculardır, çünkü bir duruma inanmak için çok geniş bir kapasiteleri vardır.'
Senaryo: Denis Canan, WH Canavvay (Hikaye).
Oyuncular: Edward G Robinson (Cocky Wainwright), Fergus McClelland (Sammy)
Filmin Konusu: Sammy (McClelland), Mısır'da bir hava baskını sırasında kimsesiz kalmış bir çocuktur ve bir ailenin yanına evlatlık verilir. Mutsuzdur, Güney Afrika'da yaşayan bir teyzesi olduğunu öğrenir ve yanında yönünü bulmak için sadece oyuncak bir pusula olduğu halde yola koyulur. Uzun yolculuk tehlikeli, karşılaştığı insanlar tekinsizdir: onu kaçırmak isteyen bir Suriyeli, Amerikalı zengin bir turist ve Cocky Wainwright (Robinson) adlı yaşlı bir elmas kaçakçısı. Cocky Wainwright yakalanana kadar çocuğa akıl hocalığı eder.
Filmin bir kısmı, özellikle Suriyeli ile çocuk arasında geçen eğlenceli bölüm, filmin ilk sinema gösteriminde önce kesilmişti. Ekipten iki kişinin yılan ısırığıyla ölmesi ve Edward G. Robinson'un kalp krizi geçirmesi gibi sorunlarla da boğuşan film yine de coşkulu bir takdir kazandı.
Birkaç yıl önce Channel 4'de gösterilmişti ama hala DVD ya da VHS olarak mevcut değil.
Alexander Mackendrick: Bir balıkçı kasabasıyla ilgili The Magpie adında küçük bir film çıkarıp, sadece birkaç yıl sonra güçlü dram filmi Sweet Smell of Success'de Burt Lancaster ve Tony Curtis'i yöneten bir yönetmen. Ne gariptir ki Sweet Smell ofSuccess ilk gösteriminde bir gişe ve eleştiri felaketi yaşamış olsa da, dedikoducu köşe yazarları üzerine bir hikayeyi anlatan film o zamandan beri Mackendrick'in yönettiği en iyi film olarak bilinir. Ealing komedilerini yazıp yöneterek sine-maya giren Mackendrick'in ilk filmi Whisky Galore'dir. Daha sonra The Man in the White Suit filminde Alec Guinness'i yönetti. Bazı filmleri pek iyi olmasa da hoş bir film olan Sammy Going South, genç oyuncusu Fergus McClelland ve Macken-drick'in çocukları yönetmedeki hüneri sayesinde bir istisnadır. Daha önce de Mandy filminde bir sağır dilsizi oynayan genç oyuncu Mandy Miller'i yönetmişti. Çocuklarla çahşmamaktan söz eden eski sinema deyişini silen Mackendrick şunu savunuyordu: 'Çocuklar genellikle yetişkinlerden daha iyi oyunculardır, çünkü bir duruma inanmak için çok geniş bir kapasiteleri vardır.'
6 Ağustos 2011 Cumartesi
Film Estetiği
Temel ilkem şudur: film üstüne yapılan çalışmaların yalnızca filme ait bir dünya içinde, bütün yabancı kavram ve metodların kapı dışarı edildiği, içine kapanık ve kendine özgü söylemi olan bir evren içinde yapılması gerekmez. Film üstüne çalışmalar başka iletişim araçları, öteki sanatlar ve ifade biçimlerindeki değişimler ve gelişmelere ayak uydurmalı, bunlar karşısında tepkisiz kalmamalıdır. Uzunca bir süreden beri film estetiği ve film eleştirisi, en azından Anglosakson dünyada, bir ayrıcalığı olan, daha geniş düşün alanlarında ne olup bittiğine hiç aldırmaksızın düşüncenin tehlikeli bir biçimde kendi başına buyruk geliştiği özel bölgelerdi. Sinema yazarları dilbilim diye bir şey yokmuşçasına sinema dilinden söz açmakta ve Marksist diyalektik kuramından habersiz olmanın verdiği cahilane mutlulukla Eisenstein'ın montaj kuramım tartışmakta kendilerini özgür hissediyorlardı.
Bakış açısının derinliği ise her şeyden önemli, çünkü genel estetik çalışmalarımda film estetiğinin merkezi bir yeri var. Her şeyden önce sinema tamamıyla yeni bir sanat, yaşı henüz bir yüzyılı bile bulmadı. Bu da estetiğe daha önce eşi görülmemiş bir görev yüklüyor; pek az şey yeni bir sanatın ortaya çıkışı kadar önemli, ciddi bir olaydır: ortada eşi görülmemiş bir görev ve inanılmaz fırsatlar var. Orpheus ve TubalKain'in* antik, uzak ve huşu veren müzik sanatının efsanevi kurucuları olarak bin yıldır saygıyla anılmalarını sağlayan şeyi Lumiere ve Melies nerdeyse yaşadığımız çağ içinde gerçekleştirdiler. İkinci olarak sinema yalnızca yeni bir sanat değil, aynı zamanda farklı ifade kodları ve kipleri kullanarak farklı kanallarda, farklı duyum bölgelerine yaym yapan öteki sanat ları birleştiren ve içeren bir sanattır. Sinema sanatlar arasındaki farkları, benzerlikleri, sanatların birbirine dönüştürülebilme ya da birbirinden aktarma yapabilme olasılıklarını, yani farklı sanatlar arasındaki ilişki sorununu en canalıcı biçimde ortaya koyar: Wagner'in gesamtkunstwerk* anlayışı ve Brecht'in Wagner eleştirisiyle sorguladığı estetik sorunlarını, insanı Baudelaire'in correpondances'ı ve Lessing'in Laokoörium** götüren sinestezi kuramının sorunlarını göz önüne çıkarır.
Buna rağmen sinemanın estetiğe hemen hemen hiç etkisi olmamıştır. Üniversiteler gerçeklikten yoksun, enerjisini tüketmiş, ortaya atılan iddiaların büyüklüğü altında felce uğramış ve kokuşmuş bir estetik hayaletirü sahnelerde gösteriye çıkarmaya devam ediyorlar. Birçok esthetic yazarı işi sinemaya herhangi bir statü hakkı tanımamaya kadar götürdü; onu görmezlikten gelip alıştıkları işlere geri döndüler. Estetiği yenilemek için türlü girişimlerde bulunuldu, fakat bu girişimler türlü sanat dallarındaki gelişmelerden kaynaklarıacağı yerde çoğunlukla akademik disiplinlerle psikolojik testier, istatistiksel sosyoloji, dilbilim felsefesi kurulan ilişkilerden kaynaklarıdı. Estetik yazarlarının sinemaya hayranlıkla sarılmamaları inanılması güç bir olay. Ara sıra Pudovkin, Eisenstein ya da Welles'in adı araştırılıyor belki ama genelde iç karartıcı bir ihmal, bir ilgisizlik söz konusu.
RuslarKuleşov, Pudovkin, Eisenstein 1920'lerde zorla böyle bir ilgi çekmeyi becermişlerdi. Ama elbette benzersiz bir konumda ürün veriyorlardı. Bolşevik devrimi eğitim ve başka her alanda varolan eski düzeni silip süpürmüştü; akademik tutuculuk tam anlamıyla bozguna uğramıştı. Estetik uzmanları sanatın avangardlarıyla yakın ilişki içine girmişlerdi; o günler Rus Formalizmi'nin doruk noktasıydı; şairler ve roman yazarları ile edebiyat eleştirmenleri ve kuramcılari arasinda bir işbirliği söz konusuydu. Gerçekten de önde gelen eleştirmenlerin birçoğu aynı zamanda şair ya da roman yazarıydı. Sinema da kuşkusuz bundan payını almıştı. Formalistlerin çoğu örneğin roman yazarı ve edebiyat kuramcısı olan Tynyanov sinemada senaryo yazarı olarak çalışıyordu. Eski akademik düzenin yıkılması entelektüel ortamın zayıflamasına değil, yoğunlaşmasına neden olmuştu. Akademik hiyerarşi yerine, özgün bir entelijansiya billurlaşıyordu: ciddi gazetecilik ve polemik çevrelerinin canlanması sonucunda oluşmuş bir entelijansiya. Özellikle Victor Şklovski gibi edebiyat kuramcıları, manifestolar ve saldırgan makaleler yayımlıyor, Lef gibi dergilerle seve seve işbirliği yapıyorlardı. Bu kuşkusuz bir geçiş dönemiydi:
Hemen ardından yeni bir tür ağdalı akademi yükselecekti.
Eisenstein'ın kendi kendini eğitmiş, ciddi bir akademik eğitimden yoksun ya da yanlış dalda eğitim görmüş olduğunu öne sürüp onu küçümsemek ve önemini görmezlikten gelmek mümkündür, fakat bugün pek az kişi böyle bir riski göze alabilir. Çalıştığı koşulların zorluğu ve bilgisinin eksikliğine rağmen Eisenstein sinemanım ilk ve muhtemelen hâlâ en önemli kuramcısıdır. Şimdi yapılması gereken şey Eisenstein'ın ciltler dolusu yazılarını yeniden değerlendirip bunları eleştirel bir çerçeve içine oturtmak; merkezi sorunsal ile kavramsal araçları sapma ve tehlikelerden kurtarmaktır. Hemen hemen her ülkede, film estetiği üstüne yapılmış çalışmaların ilk önekleri Eisenstein'ın güçlü etkisini sergiler. Bunun nedenlerinden biri Eisenstein'ın yönetmen olarak uyandırdığı saygıda yatar. Hayal gücünü zapteden temel düşünce Eisenstein'ın montaj kuramı olmuştur. Onun bu konudaki görüşlerine dayalı olarak ortaya çok sayıda düzeysiz örnek çıkmıştır. Ve kuşkusuz bu Ortodoks yaklaşıma tepki olarak karşıt bir akım gelişmiş, ayrım (sequence) yerine çekimin (shot), durağan kamera yerine hareketli kameranın önemi vurgulanmıştır. Bana öyle geliyor ki bugün ihtiyacını hissettiğimiz şey, Eisenstein'ın kuramlarını bütünüyle reddetmek değil, bu kuramları eleştirel bir yaklaşımla yeniden gözden geçirmek, bunların değerini fark etmek; bu kuramları kanun maddeleri gibi değil, yeni bir anlayış içinde, hem Eisenstein'ın kendisinin hem de onun içinde çalıştığı kültürel topluluğun ürünü olan karmaşık düşünce akımı içinde görmektir.
Bakış açısının derinliği ise her şeyden önemli, çünkü genel estetik çalışmalarımda film estetiğinin merkezi bir yeri var. Her şeyden önce sinema tamamıyla yeni bir sanat, yaşı henüz bir yüzyılı bile bulmadı. Bu da estetiğe daha önce eşi görülmemiş bir görev yüklüyor; pek az şey yeni bir sanatın ortaya çıkışı kadar önemli, ciddi bir olaydır: ortada eşi görülmemiş bir görev ve inanılmaz fırsatlar var. Orpheus ve TubalKain'in* antik, uzak ve huşu veren müzik sanatının efsanevi kurucuları olarak bin yıldır saygıyla anılmalarını sağlayan şeyi Lumiere ve Melies nerdeyse yaşadığımız çağ içinde gerçekleştirdiler. İkinci olarak sinema yalnızca yeni bir sanat değil, aynı zamanda farklı ifade kodları ve kipleri kullanarak farklı kanallarda, farklı duyum bölgelerine yaym yapan öteki sanat ları birleştiren ve içeren bir sanattır. Sinema sanatlar arasındaki farkları, benzerlikleri, sanatların birbirine dönüştürülebilme ya da birbirinden aktarma yapabilme olasılıklarını, yani farklı sanatlar arasındaki ilişki sorununu en canalıcı biçimde ortaya koyar: Wagner'in gesamtkunstwerk* anlayışı ve Brecht'in Wagner eleştirisiyle sorguladığı estetik sorunlarını, insanı Baudelaire'in correpondances'ı ve Lessing'in Laokoörium** götüren sinestezi kuramının sorunlarını göz önüne çıkarır.
Buna rağmen sinemanın estetiğe hemen hemen hiç etkisi olmamıştır. Üniversiteler gerçeklikten yoksun, enerjisini tüketmiş, ortaya atılan iddiaların büyüklüğü altında felce uğramış ve kokuşmuş bir estetik hayaletirü sahnelerde gösteriye çıkarmaya devam ediyorlar. Birçok esthetic yazarı işi sinemaya herhangi bir statü hakkı tanımamaya kadar götürdü; onu görmezlikten gelip alıştıkları işlere geri döndüler. Estetiği yenilemek için türlü girişimlerde bulunuldu, fakat bu girişimler türlü sanat dallarındaki gelişmelerden kaynaklarıacağı yerde çoğunlukla akademik disiplinlerle psikolojik testier, istatistiksel sosyoloji, dilbilim felsefesi kurulan ilişkilerden kaynaklarıdı. Estetik yazarlarının sinemaya hayranlıkla sarılmamaları inanılması güç bir olay. Ara sıra Pudovkin, Eisenstein ya da Welles'in adı araştırılıyor belki ama genelde iç karartıcı bir ihmal, bir ilgisizlik söz konusu.
RuslarKuleşov, Pudovkin, Eisenstein 1920'lerde zorla böyle bir ilgi çekmeyi becermişlerdi. Ama elbette benzersiz bir konumda ürün veriyorlardı. Bolşevik devrimi eğitim ve başka her alanda varolan eski düzeni silip süpürmüştü; akademik tutuculuk tam anlamıyla bozguna uğramıştı. Estetik uzmanları sanatın avangardlarıyla yakın ilişki içine girmişlerdi; o günler Rus Formalizmi'nin doruk noktasıydı; şairler ve roman yazarları ile edebiyat eleştirmenleri ve kuramcılari arasinda bir işbirliği söz konusuydu. Gerçekten de önde gelen eleştirmenlerin birçoğu aynı zamanda şair ya da roman yazarıydı. Sinema da kuşkusuz bundan payını almıştı. Formalistlerin çoğu örneğin roman yazarı ve edebiyat kuramcısı olan Tynyanov sinemada senaryo yazarı olarak çalışıyordu. Eski akademik düzenin yıkılması entelektüel ortamın zayıflamasına değil, yoğunlaşmasına neden olmuştu. Akademik hiyerarşi yerine, özgün bir entelijansiya billurlaşıyordu: ciddi gazetecilik ve polemik çevrelerinin canlanması sonucunda oluşmuş bir entelijansiya. Özellikle Victor Şklovski gibi edebiyat kuramcıları, manifestolar ve saldırgan makaleler yayımlıyor, Lef gibi dergilerle seve seve işbirliği yapıyorlardı. Bu kuşkusuz bir geçiş dönemiydi:
Hemen ardından yeni bir tür ağdalı akademi yükselecekti.
Eisenstein'ın kendi kendini eğitmiş, ciddi bir akademik eğitimden yoksun ya da yanlış dalda eğitim görmüş olduğunu öne sürüp onu küçümsemek ve önemini görmezlikten gelmek mümkündür, fakat bugün pek az kişi böyle bir riski göze alabilir. Çalıştığı koşulların zorluğu ve bilgisinin eksikliğine rağmen Eisenstein sinemanım ilk ve muhtemelen hâlâ en önemli kuramcısıdır. Şimdi yapılması gereken şey Eisenstein'ın ciltler dolusu yazılarını yeniden değerlendirip bunları eleştirel bir çerçeve içine oturtmak; merkezi sorunsal ile kavramsal araçları sapma ve tehlikelerden kurtarmaktır. Hemen hemen her ülkede, film estetiği üstüne yapılmış çalışmaların ilk önekleri Eisenstein'ın güçlü etkisini sergiler. Bunun nedenlerinden biri Eisenstein'ın yönetmen olarak uyandırdığı saygıda yatar. Hayal gücünü zapteden temel düşünce Eisenstein'ın montaj kuramı olmuştur. Onun bu konudaki görüşlerine dayalı olarak ortaya çok sayıda düzeysiz örnek çıkmıştır. Ve kuşkusuz bu Ortodoks yaklaşıma tepki olarak karşıt bir akım gelişmiş, ayrım (sequence) yerine çekimin (shot), durağan kamera yerine hareketli kameranın önemi vurgulanmıştır. Bana öyle geliyor ki bugün ihtiyacını hissettiğimiz şey, Eisenstein'ın kuramlarını bütünüyle reddetmek değil, bu kuramları eleştirel bir yaklaşımla yeniden gözden geçirmek, bunların değerini fark etmek; bu kuramları kanun maddeleri gibi değil, yeni bir anlayış içinde, hem Eisenstein'ın kendisinin hem de onun içinde çalıştığı kültürel topluluğun ürünü olan karmaşık düşünce akımı içinde görmektir.
16 Haziran 2011 Perşembe
Filmler.com.tr
Sinema tutkunlarını sevindirecek bir haberimiz var. Tüm filmler, oyuncular ve yönetmenler hakkında bilgi alabilecekleri, yorum yapıp başkaları tarafından yapılan yorumları okuyabilecekleri, beğendikleri filmleri kendi profillerinde listeleyebilecekleri yep yeni ve kaliteli bir sinema portalı yayına girdi.
Bir sinema izleyicisinin ihtiyacı olan herşey düşünülerek oluşturulmuş bir platform olan Filmler.com.tr diğer portalların aksine, sağdan soldan toplanmış bir bilgi yığını olmanın çok ötesinde! bu sitede sektörden en yeni haberler, videolu röportajlar ve film setlerinden resimler ile birlikte havadisler almanız mümkün. Türkiye'nin neresinde olursanız olun size en yakın sinema salonlarını öğrenebilir ve bu salonlardaki filmlerin seans saatlerine bakabilirsiniz. Artık vizyondaki filmleri kaçırmayacaksınız. En doğru film seçimini yapabilmeniz adına eski ve yeni filmler hakkında geniş bilgiler içeren yüzbinlerce film sayfasına paralel olarak istediğiniz türdeki filmlere daha kolay bir şekilde ulaşabilmeniz için geliştirilen top10 menüsüyle dilediğiniz türde ve yıllar arasında listeleme yaparak, site üyelerinin verdiği oylarla belirlenen en iyi filmleri listeleyebilirsiniz.
Sinemadaki filmler artık sadece bir tık uzağınızda! ayırca eski filmler hakkında bilmek istediğiniz herşey bu sitede!
Hemen üye olarak sizde kendi sinema profilinizi oluşturabilir ve tamamen ücretsiz olan sitenin tüm avantajlarından yararlanabilirsiniz.
Bir sinema izleyicisinin ihtiyacı olan herşey düşünülerek oluşturulmuş bir platform olan Filmler.com.tr diğer portalların aksine, sağdan soldan toplanmış bir bilgi yığını olmanın çok ötesinde! bu sitede sektörden en yeni haberler, videolu röportajlar ve film setlerinden resimler ile birlikte havadisler almanız mümkün. Türkiye'nin neresinde olursanız olun size en yakın sinema salonlarını öğrenebilir ve bu salonlardaki filmlerin seans saatlerine bakabilirsiniz. Artık vizyondaki filmleri kaçırmayacaksınız. En doğru film seçimini yapabilmeniz adına eski ve yeni filmler hakkında geniş bilgiler içeren yüzbinlerce film sayfasına paralel olarak istediğiniz türdeki filmlere daha kolay bir şekilde ulaşabilmeniz için geliştirilen top10 menüsüyle dilediğiniz türde ve yıllar arasında listeleme yaparak, site üyelerinin verdiği oylarla belirlenen en iyi filmleri listeleyebilirsiniz.
Sinemadaki filmler artık sadece bir tık uzağınızda! ayırca eski filmler hakkında bilmek istediğiniz herşey bu sitede!
Hemen üye olarak sizde kendi sinema profilinizi oluşturabilir ve tamamen ücretsiz olan sitenin tüm avantajlarından yararlanabilirsiniz.
13 Haziran 2011 Pazartesi
Barbarella Filmi
Aksiyon filmleri tutkularının diğer favori türlerinin başında ilinti türler olarak macera ve bilim kurgu türleri yer alıyor. 2000 yılında kaybettiğimiz Fransız yönetmen Roger Vadim'in kitsch bilim kurgu parodisi, pek çok özelliği ile unutulmazlar arasına girmiş bir film. Özellikle açılıs jeneriği her sinema severin şahit olması gereken, klasik bir an. Niye, diye merak ediyorsanız cevabı yazımızda bulabilirsiniz.
Aksiyon filmleri ve fantastik sinema son zamanlarda hayli gözde. Meraklıları, gösterime giren büyük filmlerle parlayan türün keyfini çıkartırken, kimileri de "çocuk işi" diye burun kıvınyor fantastik filmlere. Fantastik sinemayi yetişkinlere layık görmeyenleri şaşırtacak bir erotik fantezi, 60'h yılların sonundan gelen kitsch bir bilimkurgu klasiği olan "Barbarella", bir çizgi roman uyarlaması. Fransız çizer JeanClâude Forest'nin 60'lı yillarda ses getiren aym isimli çizgi roman serisi filme kaynak olmuş. "Barbarella" ilk ortaya çıktığı yillarda Fransa'da sansürle boğuşmuş bir çizgi seri. Önceleri sansürlenmiş, daha sonra ise bir dönem reklamlarının yapılması ve reşit olmayanlara satılması yasaklanmış. Özgür ve seksi bir kadm ajarım yer yer erotik maceralarını anlatan bu çizgi roman serisi, hem Forest'nin en bildik eseri hem de yetişkin çizgi romanları arasında önemli bir parça.
Çizgi romarının sinema uyarlaması ise çeşitli açılardan önemli bir aksiyon filmi. İsterseniz önce filmin konusunu kısaca gözden geçirelim. Filmin geçtiği 41.yüzyılda silahsızlarıma sağlanmıştır ve evrene bans hakimdir. Ancak bir bilim adamı ortadan kaybolmuştur ve "Pozitronik Işm"m sırnnı da beraberinde götürmüştür. Evrendeki huzur dolu yaşamı tehlikeye sokan bu durumu engellemek görevi Barbarella'ya verilir. Barbarella kayip bilim adami Duran Duran'i bulacak ve "Pozitronik Işın"ın yanlış eller geçmesini engelleyecektir. Garip yolculuğu sırasında Barbarella birbirinden değişik tiplere rastlar. Karşılaştığı erkeklerle yatmaktan da geri kalmaz.
Aslında filmin hikayesi gerçekten de sadece bundan ibaret. 8 senaryo yazarının birlikteligi daha ziyade Barbarella'yı olabildiğince enteresan durumlara sokmakta işe yaramış. Belki filmin başrolünde herhangi bir aktris oynasa Barbarella'nın yaptıkları pek önem taşımayacak, film de unutulup gidecekti. Ancak sekse doymayan bu kadin kahramam Jane Fonda'nin canlandinyor olmasi pek çok şeyi değiştiriyordu. Bu noktada dump, hem filmin yönetmeni hem de o yıllarda Fonda’nın eşi olan Roger Vadim'e değinmemiz gerekiyor.
Roger Vadim belki de sinema tarihinin en "işbilir" yönetmenlerinden birisiydi. 1956 yılında yönettiği ilk filmi "...Ve Tann Kadim Yaratti" sayesinde o sıralarda evli olduğu Brigitte Ba'rdot'yu dünya çapmda bir yıldız haline getirmişti. Filmin tümüne hakim olan seksi atmosfer ve savunduğu özgür cinsellik anlayışı ticari başarıyı beraberinde getirirken, kimileri de Vadim'i ilk Yeni Dalga yönetmenlerinden birisi olarak selamlamıştı. Yönetmen daha sonraki filmlerinde de eşlerine ve sevgililerine başrol vermekten geri durmadi. Cinsellik ise her zaman üzerine eğilmekten hoşlandığı bir konuydu. Eminiz ki Roger Vadim "Barbarella"nın başrolünü Jane Fonda'ya verirken filmin yaratacağı sansasyonun farkindaydi. Jane Fonda o yillarda sadece Henry Fonda'nin kızı olarak değil, 8 yıldır filmlerde rol alan bir aktris olarak da tanınıyordu. "Barbarella" ise onu neredeyse cinsel bir ikona dönüştürdü.
Filmin hemen başında Jane Fonda’nın yerçekimsiz ortamda yaptığı striptize tanıklık ediyordu seyirci. Açılış jeneriğine ait yazılar da Fonda’nın bazı bölümlerini örtmeye çalışarak bu görüntüye eşlik ediyorlardı. Filmin geri kalan kısmmda ise Barbarella karakteri minimum giysi ile izleyici karşısına çıkıyor ve hemen her fırsatta karşısma çıkan erkeklerle sevişiyordu. Bu filmin hemen arkasından kariyerinde yepyeni bir sayfa açan ve Alan J. Pakula, Sydney Pollack, Joseph Losey, Hal Ashby, Fred Zinnemann, JeanLuc Godard gibi yönetmenlerin önemli filmlerinde rol alan Jane Fonda, 7 kez Oscar'a aday gösterildi ve bunların ikisinde heykelciğe uzandı ("Fahişe" ve "Eve Dönüş" filmleriyle). Bir yandan oyunculuk yeteneğini kanıtlayan Fonda, 70'li yillar boyunca politik görüşleri ve savaş karşıtı fikirleri ile de gündemdeydi. Ancak ne olursa olsun; Jane Fonda'nin "Barbarella"daki hali asla unutulmadi.
Kitsch gerçekten de "Barbarella" için son derece uygun bir tanimlama. Filmin görsel yapısmı ele aldığınızda zevksizlik, bayağılık ve inamlmaz bir aşırılık söz konusu. Bundaki en önemli etken de Barbarellaınn. son derece rüküş kostümleri. Seksi ajanımız yer yer plastik ve deri ağırlıklı, yer yer metalik, yer yer ise peluş giysiler giyiyor. Jacques Fonteray ve ünlü tasarımcı Paco Rabanneın imzasmi taşıyan bu rengarenk kostümler elbette Barbarella'nın olabildiğince az yerini örtecek şekilde tasarlarımışlar. Aslında filmin bilimkurgu türüne yeni bir alt tür kazandirmış olduğu bile iddia edilebilir. Internette "Barbarella"yi esprili bir şekilde "sciencefiction" (bilimkurgu) değil de "sciencefashion" (bilimmoda) filmi olarak niteleyenlere rastlamak mümkün.
Filmin set tasarımlarının da kostümlerinden aşağı kalrr yam yok. Ne de olsa bir 60'lı yillar ürünü "Barbarella". Popart etkisi her yarıma sinmis durumda. Filme hakim olan renk curcunasının neredeyse bir asit tribinin görselleşmiş hali olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir deyişle baştan sona psychedelic gözükmeye çalışan bir film "Barbarella". Kimilerine gore bu çabasında son derece başansız, hatta komik duruma düşüyor. Ancak filmin fanatiklerinin bu görüşe katılmadığını tahmin etmek zor değil. İçi boydan boya kürkle kaplı bir uzay gemisi onların aklmı başından almaya yeter de artar bile.
Jane Fonda'nin "seksi" performansi ve filmin tümüne sinmiş kitsch estetik bir yana, "Barbarella"dan bahsederken atlarımamasi gereken bir diğer öğe de peş peşe gelen garip olaylar ve sarf edilen acayip diyaloglar. Filmin bir külte dönüşmesinde bunların da son derece etkili olduğunu öne sürmek yanlış olmaz. Açılıştaki yerçekimsiz ortamda striptiz sahnesinden daha önce de bahsetmiştik. Peki devasa büyüklükteki bir nargilenin içine çırılçıplak erkekler koyan ve daha sonra da buradan "erkek esansı" içen kadınlara ne dersiniz? Veya çılgm bilim adami Duran Duran'in garip makinesine... Kilise orglarıni ammsatan bu makine, tuşlarına bastıkça içinde çıplak yatan Barbarella'nın orgazm olmasma sebep oluyor. Ancak Barbarella orgazm olurken ölmesi gerekirken, makine ona dayanamıyor ve infilak ediyor. Devrimci Dildano (David Hemmings'in saçlarına özellikle dikkat!) ve Barbarella arasında geçen sevişme sahnesi de filmin unutulmaz anlarından birisi. İzlememiş olanların tadmı kaçırmamak için filmin can alıcı sahnelerinden bahsetmeyi burada kesip, filmde bu ve benzeri pek çok an olduğunu belirtelim.
"Barbarella"nm popüler kültüre katkılan da azımsarımayacak sayıda. Öncelikle 80'lerin en "baba" gruplarından Duran Duran'in ismini bu filmden aldığmı söylemekte fayda var. (Grup, "Electric Barbarella" adında bir single da çıkarmıştı, yeri gelmişken bunu da hatrrlatalım.) Hazır müzik dünyasından başlamışken devam edelim. Kylie Minogue'un 1994 tarihli, kendi adını taşıyan albümünden çıkan bir single'ın (hafızamıza güvenerek yanlış bilgi vermiş olmayalım ama bu şarkının "Put Yourself in My Place" olması oldukça yüksek bir ihtimal) klibinde Minogue, Barbarella'nin striptizini tekrar ediyordu. Sinema dünyasına geçecek olursak; öncelikle "Barbarella"nın hem Flash Gordon çizgi romanlarınin erotik versiyonu "Flesh Gordon"u (1972/Michael Benveniste ve Howard Ziehm), hem de 1980 yapımı "Flash Gordon"u görsel anlamda etkilediği söylenebilir. Her iki filmde yakalarımaya çalışılan kitsch estetiğin orijinalini "Barbarella"da görmek mümkün. Esasında "Casablanca"nın garip bir yeniden çevrimi olan "Bana Bebek Deme"de Pamela Anderson'in canlandırdığı Barb Wire karakterinin, Barbarella'nın bir kopyası olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Joel Schumacher'in yönettiği Batman filmlerinin ama özellikle de "Batman & Robin"in atmosferinin "Barbarella"dan etkilenmiş olduğu da rahatlıkla vanlabilecek bir sonuç. Ayrıca "Austin Powers" serisinin ikinci filminin açılış jeneriğinde yazıların çıplak Mike Myersın "bazı" bölgelerini kapatacak şekilde ekranda belirdiğini hatırlıyorsunuzdur. Bunun da yine "Barbarella"ya bir gönderme olduğunu belirtmekte fayda var. Sizleri Barbarella lakaplı, İtalyan asıllı bayan porno oyuncusu Virna Bonino'nun varlığından ve "Barbarella"nm çeşitli porno filmlerde sık sık gönderme yapüan bir film olduğundan (Barbaranal isimli bir karakter size ne çağnştınyor?) da haberdar edelim.
Gösterime girdiği dönemde admdan oldukça söz ettirmiş ve pek çok dergiye kapak olmuş "Barbarella", gerek popüler kültürde kazandığı yerle gerekse bir külte dönüşmesiyle bunca yıldır unutulmadı. Daha önce izlemiş veya izlememiş herkese 1968 yapımı orijinal "Barbarella"yı şiddetle tavsiye ediyoruz.
Barbarella
Yönetmen: Roger Vadim.
Oyuncular: Jane Fonda (Barbarella), John Phillip Law (Pygar), Anita
Pallenberg (Siyah Kraliçe), Milo O'Shea (Duron Duran), David
Hemmings (Dildano), Marcel Marceau (ProjesörPing), Ugo Tognazzi
(Mark Hand).
Aksiyon filmleri ve fantastik sinema son zamanlarda hayli gözde. Meraklıları, gösterime giren büyük filmlerle parlayan türün keyfini çıkartırken, kimileri de "çocuk işi" diye burun kıvınyor fantastik filmlere. Fantastik sinemayi yetişkinlere layık görmeyenleri şaşırtacak bir erotik fantezi, 60'h yılların sonundan gelen kitsch bir bilimkurgu klasiği olan "Barbarella", bir çizgi roman uyarlaması. Fransız çizer JeanClâude Forest'nin 60'lı yillarda ses getiren aym isimli çizgi roman serisi filme kaynak olmuş. "Barbarella" ilk ortaya çıktığı yillarda Fransa'da sansürle boğuşmuş bir çizgi seri. Önceleri sansürlenmiş, daha sonra ise bir dönem reklamlarının yapılması ve reşit olmayanlara satılması yasaklanmış. Özgür ve seksi bir kadm ajarım yer yer erotik maceralarını anlatan bu çizgi roman serisi, hem Forest'nin en bildik eseri hem de yetişkin çizgi romanları arasında önemli bir parça.
Çizgi romarının sinema uyarlaması ise çeşitli açılardan önemli bir aksiyon filmi. İsterseniz önce filmin konusunu kısaca gözden geçirelim. Filmin geçtiği 41.yüzyılda silahsızlarıma sağlanmıştır ve evrene bans hakimdir. Ancak bir bilim adamı ortadan kaybolmuştur ve "Pozitronik Işm"m sırnnı da beraberinde götürmüştür. Evrendeki huzur dolu yaşamı tehlikeye sokan bu durumu engellemek görevi Barbarella'ya verilir. Barbarella kayip bilim adami Duran Duran'i bulacak ve "Pozitronik Işın"ın yanlış eller geçmesini engelleyecektir. Garip yolculuğu sırasında Barbarella birbirinden değişik tiplere rastlar. Karşılaştığı erkeklerle yatmaktan da geri kalmaz.
Aslında filmin hikayesi gerçekten de sadece bundan ibaret. 8 senaryo yazarının birlikteligi daha ziyade Barbarella'yı olabildiğince enteresan durumlara sokmakta işe yaramış. Belki filmin başrolünde herhangi bir aktris oynasa Barbarella'nın yaptıkları pek önem taşımayacak, film de unutulup gidecekti. Ancak sekse doymayan bu kadin kahramam Jane Fonda'nin canlandinyor olmasi pek çok şeyi değiştiriyordu. Bu noktada dump, hem filmin yönetmeni hem de o yıllarda Fonda’nın eşi olan Roger Vadim'e değinmemiz gerekiyor.
Roger Vadim belki de sinema tarihinin en "işbilir" yönetmenlerinden birisiydi. 1956 yılında yönettiği ilk filmi "...Ve Tann Kadim Yaratti" sayesinde o sıralarda evli olduğu Brigitte Ba'rdot'yu dünya çapmda bir yıldız haline getirmişti. Filmin tümüne hakim olan seksi atmosfer ve savunduğu özgür cinsellik anlayışı ticari başarıyı beraberinde getirirken, kimileri de Vadim'i ilk Yeni Dalga yönetmenlerinden birisi olarak selamlamıştı. Yönetmen daha sonraki filmlerinde de eşlerine ve sevgililerine başrol vermekten geri durmadi. Cinsellik ise her zaman üzerine eğilmekten hoşlandığı bir konuydu. Eminiz ki Roger Vadim "Barbarella"nın başrolünü Jane Fonda'ya verirken filmin yaratacağı sansasyonun farkindaydi. Jane Fonda o yillarda sadece Henry Fonda'nin kızı olarak değil, 8 yıldır filmlerde rol alan bir aktris olarak da tanınıyordu. "Barbarella" ise onu neredeyse cinsel bir ikona dönüştürdü.
Filmin hemen başında Jane Fonda’nın yerçekimsiz ortamda yaptığı striptize tanıklık ediyordu seyirci. Açılış jeneriğine ait yazılar da Fonda’nın bazı bölümlerini örtmeye çalışarak bu görüntüye eşlik ediyorlardı. Filmin geri kalan kısmmda ise Barbarella karakteri minimum giysi ile izleyici karşısına çıkıyor ve hemen her fırsatta karşısma çıkan erkeklerle sevişiyordu. Bu filmin hemen arkasından kariyerinde yepyeni bir sayfa açan ve Alan J. Pakula, Sydney Pollack, Joseph Losey, Hal Ashby, Fred Zinnemann, JeanLuc Godard gibi yönetmenlerin önemli filmlerinde rol alan Jane Fonda, 7 kez Oscar'a aday gösterildi ve bunların ikisinde heykelciğe uzandı ("Fahişe" ve "Eve Dönüş" filmleriyle). Bir yandan oyunculuk yeteneğini kanıtlayan Fonda, 70'li yillar boyunca politik görüşleri ve savaş karşıtı fikirleri ile de gündemdeydi. Ancak ne olursa olsun; Jane Fonda'nin "Barbarella"daki hali asla unutulmadi.
Kitsch gerçekten de "Barbarella" için son derece uygun bir tanimlama. Filmin görsel yapısmı ele aldığınızda zevksizlik, bayağılık ve inamlmaz bir aşırılık söz konusu. Bundaki en önemli etken de Barbarellaınn. son derece rüküş kostümleri. Seksi ajanımız yer yer plastik ve deri ağırlıklı, yer yer metalik, yer yer ise peluş giysiler giyiyor. Jacques Fonteray ve ünlü tasarımcı Paco Rabanneın imzasmi taşıyan bu rengarenk kostümler elbette Barbarella'nın olabildiğince az yerini örtecek şekilde tasarlarımışlar. Aslında filmin bilimkurgu türüne yeni bir alt tür kazandirmış olduğu bile iddia edilebilir. Internette "Barbarella"yi esprili bir şekilde "sciencefiction" (bilimkurgu) değil de "sciencefashion" (bilimmoda) filmi olarak niteleyenlere rastlamak mümkün.
Filmin set tasarımlarının da kostümlerinden aşağı kalrr yam yok. Ne de olsa bir 60'lı yillar ürünü "Barbarella". Popart etkisi her yarıma sinmis durumda. Filme hakim olan renk curcunasının neredeyse bir asit tribinin görselleşmiş hali olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir deyişle baştan sona psychedelic gözükmeye çalışan bir film "Barbarella". Kimilerine gore bu çabasında son derece başansız, hatta komik duruma düşüyor. Ancak filmin fanatiklerinin bu görüşe katılmadığını tahmin etmek zor değil. İçi boydan boya kürkle kaplı bir uzay gemisi onların aklmı başından almaya yeter de artar bile.
Jane Fonda'nin "seksi" performansi ve filmin tümüne sinmiş kitsch estetik bir yana, "Barbarella"dan bahsederken atlarımamasi gereken bir diğer öğe de peş peşe gelen garip olaylar ve sarf edilen acayip diyaloglar. Filmin bir külte dönüşmesinde bunların da son derece etkili olduğunu öne sürmek yanlış olmaz. Açılıştaki yerçekimsiz ortamda striptiz sahnesinden daha önce de bahsetmiştik. Peki devasa büyüklükteki bir nargilenin içine çırılçıplak erkekler koyan ve daha sonra da buradan "erkek esansı" içen kadınlara ne dersiniz? Veya çılgm bilim adami Duran Duran'in garip makinesine... Kilise orglarıni ammsatan bu makine, tuşlarına bastıkça içinde çıplak yatan Barbarella'nın orgazm olmasma sebep oluyor. Ancak Barbarella orgazm olurken ölmesi gerekirken, makine ona dayanamıyor ve infilak ediyor. Devrimci Dildano (David Hemmings'in saçlarına özellikle dikkat!) ve Barbarella arasında geçen sevişme sahnesi de filmin unutulmaz anlarından birisi. İzlememiş olanların tadmı kaçırmamak için filmin can alıcı sahnelerinden bahsetmeyi burada kesip, filmde bu ve benzeri pek çok an olduğunu belirtelim.
"Barbarella"nm popüler kültüre katkılan da azımsarımayacak sayıda. Öncelikle 80'lerin en "baba" gruplarından Duran Duran'in ismini bu filmden aldığmı söylemekte fayda var. (Grup, "Electric Barbarella" adında bir single da çıkarmıştı, yeri gelmişken bunu da hatrrlatalım.) Hazır müzik dünyasından başlamışken devam edelim. Kylie Minogue'un 1994 tarihli, kendi adını taşıyan albümünden çıkan bir single'ın (hafızamıza güvenerek yanlış bilgi vermiş olmayalım ama bu şarkının "Put Yourself in My Place" olması oldukça yüksek bir ihtimal) klibinde Minogue, Barbarella'nin striptizini tekrar ediyordu. Sinema dünyasına geçecek olursak; öncelikle "Barbarella"nın hem Flash Gordon çizgi romanlarınin erotik versiyonu "Flesh Gordon"u (1972/Michael Benveniste ve Howard Ziehm), hem de 1980 yapımı "Flash Gordon"u görsel anlamda etkilediği söylenebilir. Her iki filmde yakalarımaya çalışılan kitsch estetiğin orijinalini "Barbarella"da görmek mümkün. Esasında "Casablanca"nın garip bir yeniden çevrimi olan "Bana Bebek Deme"de Pamela Anderson'in canlandırdığı Barb Wire karakterinin, Barbarella'nın bir kopyası olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Joel Schumacher'in yönettiği Batman filmlerinin ama özellikle de "Batman & Robin"in atmosferinin "Barbarella"dan etkilenmiş olduğu da rahatlıkla vanlabilecek bir sonuç. Ayrıca "Austin Powers" serisinin ikinci filminin açılış jeneriğinde yazıların çıplak Mike Myersın "bazı" bölgelerini kapatacak şekilde ekranda belirdiğini hatırlıyorsunuzdur. Bunun da yine "Barbarella"ya bir gönderme olduğunu belirtmekte fayda var. Sizleri Barbarella lakaplı, İtalyan asıllı bayan porno oyuncusu Virna Bonino'nun varlığından ve "Barbarella"nm çeşitli porno filmlerde sık sık gönderme yapüan bir film olduğundan (Barbaranal isimli bir karakter size ne çağnştınyor?) da haberdar edelim.
Gösterime girdiği dönemde admdan oldukça söz ettirmiş ve pek çok dergiye kapak olmuş "Barbarella", gerek popüler kültürde kazandığı yerle gerekse bir külte dönüşmesiyle bunca yıldır unutulmadı. Daha önce izlemiş veya izlememiş herkese 1968 yapımı orijinal "Barbarella"yı şiddetle tavsiye ediyoruz.
Barbarella
Yönetmen: Roger Vadim.
Oyuncular: Jane Fonda (Barbarella), John Phillip Law (Pygar), Anita
Pallenberg (Siyah Kraliçe), Milo O'Shea (Duron Duran), David
Hemmings (Dildano), Marcel Marceau (ProjesörPing), Ugo Tognazzi
(Mark Hand).
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
